Home / Manşet / Manchester by the Sea – Kederli Şehir

Manchester by the Sea – Kederli Şehir

Akademi bağımsız yapımlara, Sundance harikalarına her geçen sene daha fazla ilgi gösterip adaylıklar veriyor. Tüm yıl boyunca herkesin konuştuğu Manchester by the Sea’de bunlardan biri. 6 dalda Oscar adaylığı kazanan film hem iç burkan, hem iç ısıtan bir hikayeyi anlatıyor.

Abisinin ölüm haberini alan Lee Chandler doğup büyüdüğü şehre döndüğünde yeğeninin bakımını üstlenmek zorunda kalacağını anlar. Abisi vasiyetinde oğlunu Lee’ye emanet etmiştir. Bir yandan geçmişin hayaletleri ile boğuşurken bir yandan ergen bir erkek çocuğu ile uğraşmanın zorluklarını görür.

Manchester by the Sea ustalıkla işlenmiş bir karakter çalışması. Lee Chandler’ın geçmişte yaşadığı trajedi ve sonrasında hayattan tamamen vazgeçmiş olması, yeğeninin ona tekrar bir yaşam kıvılcımı vermesi klişelerden uzak durarak anlatılmış. Doğruyu söylemek gerekirse konuyu kağıt  üstünde okuduğumda bin kere izlediğimiz bir hikaye olduğunu düşünmüştüm. Ama izleyen herkesin büyülenme seviyesinde beğendiği bir filmin farklı bir yanı olduğunu da tahmin ettim.

Filmi benzerlerinden ayıran en büyük özellik ise başrolde oynayan Casey Affleck’in olağanüstü performansı. Yaşama amacını kaybetmiş olmasına rağmen içten içe hala sorumluluk bilincinde olan bir karakteri müthiş canlandırmış. Böylesine kendini dünyadan soyutlamış, suçluluk duygusuyla herşeyi bırakmış bir karakteri seyirciye sevdirmek kolay iş değil. Son derece gerçekçi bir karakter çalışması yapmış. Film boyunca kendinizi Aflleck’in karakteri ile empati yapmaktan asla alıkoyamıyorsunuz.

Film günlük hayatta bir çok insanın yediği darbeleri tüm çıplaklığıyla tokat kıvamında sunuyor. Burada yönetmen ve senarist Kenneth Lonergan’ın da hakkını vermemiz gerekiyor. Lonergan harika Manchester manzarası eşliğinde dingin sekanslar yakalarken oyuncularından maksimum verimi almış. Ancak sessiz kalarak anlatılabilecek trajedileri izleyene tüm çıplaklığıyla sunmuş. Üzgün bir şehirde, üzgün insanların, üzgün hikayelerini bize kitap okurmuşçasına ağır ağır sunan filmi seyirciyi sıkmadan izletmek kolay iş değil. Ayrıca flashbackler ile Lee’nin geçmişi ile bugün bağlantısı sağlam bir kurgu ile sunmuş. Flashbackler son derece doğru anlarda seyirci karşısına çıkıyor ve hikaye bütünlüğünü sağlıyor.

Michelle Williams’ın beklediğimden daha kısa bir role sahip olmasına rağmen tek bir sahne ile izleyeni gözyaşları içinde perişan ettiğini söylemeliyim. Ayrıca yeğen rolünde oynayan Lucas Hedges’in de hakkını vermek gerek. O yaşta bir genç rolünü son derece gerçekçi canlandırmış. Ben çok sevdim onun karakterini. Babası ölmesine rağmen arkadaşları ile olan ilişkileri, okulu, müzik grubu, sevgilileri derken son derece insani ve gerçekçi bir portre yaratmış.

İnsan geçmişinden, yaşadığı trajedilerden kaçmak yerine onları kederle kabullenebilir mi? Kabullendiğinde arınır mı? Manchester by the Sea bu sorulara tam olarak bir cevap vermese de yaşamı, insanları sevmeden de tutunacak bir dal bulunabileceğini gösteren bir film, daha çok bir ağıt. Aldığı ödüller ve adaylıkları sonuna kadar hak eden mutlaka izlenmesi gereken bir yapım. Ayrıca yapımın Amazon’un ilk Oscar adayı olan filmi olduğunu da not olarak düşelim ki o ayrıca bir başarı hikayesi.

 

About ozgur

Bunu kaçırmayın

Masum’un Jenerik Müziğinde Bir Efsane: Selda Bağcan

Türkiye’nin ilk büyük bütçeli internet dizisi Masum, gerek yapım gerek oyuncu kadrosuyla fazlasıyla dikkatimi çekmeyi …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir